AnasayfaFirma Rehberi Hal RehberiSeri ilan Foto Galeri Web TV RssYazarlarE-GazeteWebmailİletişim 23 Mayis 2018 Çarsamba 12:10
İLÇE BİLGİSİKURUMLARMAHALLİ İDARE MYOEĞİTİMSAĞLIKULAŞIMSANAYİESNAFLARHAL FİYATI
ELMALI HAVA DURUMU
ELMALI
Yiğitbaşı Velî Ahmed Şemseddîn-i Marmaravî (ö. 910 / 1505)
Vâhib-i Ümmî Hz’nin Şeyhi: Yiğitbaşı Velî Ahmed Şemseddîn-i Marmaravî (ö. 910 / 1505)
1. Bir Güneş Doğuyor
Osmanlı Devleti’nin yükseliş döneminde Saruhan sancağının Akhisar kazâsına bağlı Marmara nâhiyesinde  H. 839 / M. 1435 yılında dünyâya gelen Hz. Pîr’in adı Ahmed, lakabı Şemseddin’dir.
“Marmaravî” nisbesine alem olan Marmara kazâsı, “Gölmarmara” ve “Marmaracık”adıyla da bilinmektedir. Burası 1923’te bucak ve 1987’de de Manisa iline bağlı “Gölmarmara” adıyla ilçe olmuştur.
Yiğitbaşı Velî’nin çocukluk ve gençlik yılları Gölmarmara’da geçmiştir. Bu yıllarda muhtemelen önce babasından, sonra da yöredeki medreselerden zâhirî ilimleri tahsil etmiştir. Kendi de bir Halvetî şeyhi olan babası Îsâ Halifê, aldığı medrese eğitiminden sonra mânevî terbiyesini de tamamlaması için Ahmet Şemseddîn’i Uşak’ın Kabaklı köyünde bulunan Halveti Şeyhi Alâeddin Uşşâkî’ye (ö. 89071485) göndermiştir.
2. Mânevî Terbiye Yılları
Alâeddin Uşşâkî’den aldığı mânevî terbiyenin ardından ona intisap eden Marmaravî Hz., Risâle-i Tevhîd adlı eserinde, şeyhinin yanında bulunduğu sürede aldığı dersleri ve katetdiği mânevi yükselişi şöyle anlatır:
“Mênev’i terbiye sırasında Azizi Şeyhimiz’in yanındayken yaşadığımız mânevî haller şöyleydi: Şeyhimiz azîzimizin zikir telkîni, insanın iç dümyâsındaki bütün nefsânî kötü huyları kesip yok eden bir kılıç (zülfikâr) gibidir. Yine onun irşadı, insanın rûhunu dirilten, mânevîyeteneklerini geliştirip canlandıran bir ölümsüzlük iksîri (âb-ı hayât) gibidir. İnsana hem dünyâ, hem de âhiretmutluluğunun  formülünü (kimyâ-yı saâdet) sunan mübârek bir ruhtur.  Biz bu tarîkatı, muhabbetle ondan yevbe ve telkîn ile aldık; tevhîd (Lâ ilâhe illall’ah) zikriyle meşgul olduk. Öğle oldu ki bu muhabbet ile zikrin tesiri kalbimize inip devamlı zikir hâlini aldı. Zîra muhabbet ile bağlana zikir dinmez ve zikirle bağlanan muhabbet son bulmaz. Ondan sonra ikinci ismin (Allah) zikrini telkîn eyledi. Onunla da meşgul olduk; sonunda bu muhabbet ile o da kalbimize inip devamlı zikir hâlini aldı. Ondan sonra Allah’ın üçüncü ismini (Hû) telkîn eyledi. Ondan sora dördüncü ismi (Hakk) telkîn eyledi. Onunla da meşgul olduk; sonunda bu muhabbet ile o da kalbimize inip devamlı zikir hâlini aldı. Ondan sonra beşinci ismi (Hayy) telkîn eyledi. Onunla Da meşgul olduk; sonunda bu muhabbet ile o da kalbimize inip devamlı zikir hâlini aldı. Ondan sonra altıncı ismi (Kayyûm) telkîn eyledi. Onunla da meşgul olduk; sonunda bu muhabbet ile o da kalbimize inip devamlı zikir hâlini aldı. Ondan sonra yedinci ismi (Kahhâr) telkîn eyledi. Onunla da meşgul olduk; sonunda bu muhabbet ile o da kalbimize inip devamlı zikir hâlini aldı. Ondan sonra aimizde Yüce Allah’ın bütün isimlerinin devamlı zikir hâline erdiğihâlen bilindi ve bu zikrullâhın sesinin de sürekli duyulur hâle geldiği hâlen bilindi.”
Marmaravî Hz.’nin buradaki ifadelerinden de anlaşılacağı üzere o, Alâeddin Uşşâkî Hz.’nden mânevî terbiye aldığı bu süre içerisinde atvâr-ı seb’a denilen nefsin yedi mertebesini aşmıştır. Bu süreçte her bir aşamaya âit zikirleri başarıyla tamamlamış ve bir mertebenin âdâbına riâyet ederek âdetâ mürşidinin mânevî okulundan mezun olmuştur.
Peygamber Efendimiz Hz. Sultan-ı Enbiyâ (s.a.v.). mi’râcda Cenab-ı Hak’la doksan bin kelimeyle mârifete dâir konularda konuşmuştur. Bazı âlimler: “ Âriflerden bir kısmı, bu kelimelerden ancak otuz binini bilebilmişler; tasavvuf ehli bazı şeyhler bunların altmış binine ârif olmuşlar; ama ondan öte geçememişlerdir” derlerdi. Ama Yiğitbaşı Efendi Hz., bu konuşmanın seksen binine ârif oldu ki: “-Kalanı peygamberlere mahsustur” diye buyururlardı.
3. İrşad Makâmında
Ahmed Şemseddîn-i Marmaravî, daha sonra şeyhinin emriyle onun halîfesi olarak Manisa’ya gider. Önceleri çeşitli câmilerde va’z u nasîhatlerle halkı aydınlatan ve daha sonra şeyhinin ahrete irtihâliyle (1485) onun yerine Seccâdenişîn olan Yiğitbaşı Velî, Cumhuriyet’ten sonra “Adakale Mahallesi” adını alan, o zamanlar “Seyyid Hoca mahallesi” ismiyle anılan yerdeki mescid ve tekkesinde mürşid olarak faâliyetlerini sürdürmüştür. Burada irşâda başlamasından kısa bir süre sonra etrâfı kendini seven ve intisap edenlerle dolup taşmış ve zamânının şeyhler şeyhi [şeyhu’ş-şuyûh] ünvânına hak kazanmıştır.
Aslen Marmaralı olan Ahmed Şemseddin Hz., Manisa’ya gelince, bugünkü türbesinin bulunduğu yere yerleşip dergâhını kurar. İrşâdedecek insan aramak maksatıyla çarşıya çıkar ve amele pazarında iş bekleyen beş on amele tutup dergâha getirir. Onlara zikir öğretir; akşama kadar da zikir ve sohbetle onları terbiye eder. Akşam olunca da bir günlük (yevmiye) ücretlerini verir, onları evlerine gönderiri. Bu durum, günlerce sürer. Ancak bâzı ameleler uyanıp:
“-Yahû! Bu ne iştir! Hem ibâdet ediyoruz hemde eyh Efendi’den para alıyoruz. Bu çok ayıp oluyor; bâri gündüz işe gidip amelelik edelim; gece gelip dergâhta zikre devam ederiz” derler ve o günden sonra Marmaravî Hz.’nin sâdık mürüdleri olurlar.
*   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *
Adamın biri Yiğitbaşı Efendi ‘e gelip ona biat etmek ster. O da kabul eip ona zikir telkîninde bulunur ve o gün onu halvete koyar. İlk gün ikindiden sonra dervişin içinden, nefsinin:
-Müslümân oldum, halvetten vaz geç!” dediği duyulur. Marmaravî Hz. Der ki:
“-Nefsin yalan söyler. Var, yine halvette zikirle meşgûl ol!
İkinci gün ikindiden sonra yine içinden bir ses duyulur:
“-Vallahi ben Müslümân oldum, artık vaz geç!” der. Şeyh Efendi:
“-Buna yine inanma! Tâ ki “öldüm” deyip ses kesilinceye kadar vaz geçme!” buyurur.
Üçüncü gün dervişin nefsi:
“-Ben öldüm” diye seslenir.
Marmaravî Hz.:
-Şimdiden sonra kurtuldun” diye cevap verir.
Böylece o kişi, Yiğitbaşı Hz.’nin zikir telkîninin kuvvetiyle şeytanın şerrinden kurtulmuştur.
*   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *
Yiğitbaşı Velî, ölü gönülleri diriltir; ondan tevbe alıp biat edenlerin kalpleri sürekli zikreder hâle (veled-i kalp) gelirdi. Öyle ki, onların kalbî zikirlerini yanında olanlar bile işitirlerdi. Bu durum, nice dervişte gözlenmiştir. Onun telkîn ettiği zikrin kuvvetiyle ir kişi kalbini arındırsa, vücûdu çeşitli mânevi tasarruflara sâhip olurdu.
*   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *
Yiğitbaşı Hz.’nin, Papuççu Hüssam adıyla tanınan bir dervişi vardı. Rûhu kabz olunduktan sonra cenâzesi yıkanırken, gassâl ve su koyanlar o zatın kalbinin zikredişini hissetmekteydiler.
*   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *
Maczublar ve cinlerin kendilerine musallat olduğu kimseler gelip Yiğitbaşı Velî Hz.’nin tevhid zikrine katılsalar, bu hallerinden kurtulmuş olarak tekkeden ayrılırlardı.
4. Yolu Haramilerden Temizleme Görevi
Manisa'da 3 sene irşadda bulunduktan sonra, bir ara İstanbul meşâyihi arasında tarîkat işleri ile ilgili bâzı bâtıni meseleler yüzünden çıkan ihtilafın çözümüne memur edilerek İstanbul'a çağırılmıştır. O da şeyhler arasındaki ihtilafları halledip şer'i şerife aykırı işler yapan tekkeleri kapattırarak tarikat eşyasına el koydurmuştur. İnsaf sahibi bazı tarikat mensupları ise Marmaravi'nin ikazları sayesinde yıllarını düzeltmişlerdir.
Camiu'l- Esrar adlı risalesinde Yiğitbaşı Veli Hz. tasavvuf büyüklerinin tasavvuf ve tarikatlara ilişkin pek çok nasihatlerde bulunduğu, ancak bazı kimselerin onların sözlerini kendilerine göre yorumlayarak yanlış yola saptıklarını ve bu yanlışlıklarında kendilerine adeta bir mezhep edindiklerini bildiriyor. Ona göre bu kimseleri, dinden çıkmaya kadar varan bu indi anlayışlarını tasavvuf büyüklerine mâl etmeye kalkışmışlardır. Oysa onların yolları yanlıştır, makbul değildir. Çünkü bu kişiler tevhit ehli olduklarını söylerler; ama ne sözleri nede davranışları buna uygundur. Bazı kimselerde Cenab-ı Hak dışında bir takım insanları kendilerine mabud edinerek suretlere kapılmaya başlamışlar ve "Dinden çıkma" konumuna düşmüşlerdir. Ayrıca Yiğitbaşı Veli şeyhlerin mezarlarını ziyaret edip onlardan istimdat dinleme konusunda da aşırılıklara kaçıldığını, oysa bu ziyaretlerin kalp / gönül hastalıklarına deva olamayacağını; asıl gönül terbiyesinin sağ olan kâmil mürşidlerden alınması gerektiğini söyler. Yiğitbaşı Veli'nin ifadelerinden anladığımıza göre İstanbul'daki bu ihtilafın sebebi, Bâtınî ve Hurûfî-meşrep tarik erbabının İslam'a aykırı hal ve davranışlarıdır.
Günlerden bir gün, Yiğitbaşı Veli Hz.'nin Manisa'daki dergâhına bir ışık gelir ve orda bulunan dervişlere derki:
"-Bana bir mektup (yazılı bir kağıt getirin). Siz tutun; içinde ne varsa ben size söyleyivereyim ."
Yazılı bir kâğıt getirirler. Marmaravî' nin dervişlerinden Dâvud Halife kâğıdı elinde tutar; ışık, içinde ne yazılıysa bir, bir söyler. Bunun üzerine:
"-Bu mahareti nasıl elde ettin?" diye sorarlar. Işık:
"-Kırk gün erbaîn çıkardım, Tanrı ismine meşgul oldum" diye yanıtlar.
Yiğitbaşı Veli Hz. Bu olayı duyunca oraya gelir ve der ki:
"-Gel, ben de sana bir şey öğreteyim. Bunu da iyice bilip öğrensen iyi olmaz mı?" der. Işık:
"-O da ne ola ki? Öğret bakalım!" der.
Marmaravî Hz. Adama abdest aldırdıktan sonra kulağına tevhid (La ilâhe illallah) zikrini telkin eyler. O yazılı kâğıdı yine ellerinde tutarlar; ama adam bu kez kâğıtta yazılı olanları okuyamaz:
"-Siz beni bu konuda çaresiz bıraktınız der.
*   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *
Bir kâfir uyur iken kulağına Marmaravî Hz. zikir telkin eylese, o kişi Müslüman olurdu.
5.Artık O Bir "Yiğitbaşı"
Yiğitçe söz ve davranışlarıyla tanındığından dolayı bu hadiseden önce de Marmaravî' ye "Yiğitbaşı" deniliyor olmakla birlikte müellifimiz, yukarıda anlatılan görevi sırasında meşâyih arasındaki meselelere yiğitçe işaretlerde bulunması sebebiyle bu ünvanı bir defa daha hak kazanmış ve "Yiğitbaşı "lığı bir kez daha tescillenmiştir. Yiğitbaşı Veli, İstanbul'daki bu önemli görevi yerine getirdikten sonra tekrar Manisa'ya geri dönerek irşad faaliyetlerine devam etmiştir.
Ahmed Şemseddin-i Marmaravî' nin kerametleri ve büyüklüğü, Mısır'da yaşayan Arap Molla nâmıyla tanınmış âlim bir zata kadar ulaşır. Ne var ki Arap Molla, ilmiyle gururlanan, kendini beğenmiş birisidir. "ünü ta Manisa'dan buraya, Mısır'a kadar gelen bu Marmaravî de kim ola ki?" diye düşünür ve kendince onu imtihan etmek amacıyla Manisa'ya gelir.
Manisa'da Ahmed Şemseddin Hz. 'ni çekemeyenler de bulunmaktaydı. Bunlar derhal Arap Molla'nın yanına gelip onun çevresinde tâzim, hürmet ve itibar halkası oluşturdular. Yiğitbaşı Veli Hz. aleyhinde iyice doldurdular. Bu durum, Arap Molla'nın nefsini kabartır, gururunu okşar. Çevresindekilere:
"-Siz onu bana bırakın! Onun hakkından ben gelirim ve şeyhlik neymiş ona gösteririm!" der.
Bu kendini beğenmiş edâ ve benlik davası içerisindeki Arap Molla, ertesi gün Yiğitbaşı Veli Hz. 'nin dergâhına gelir. Tam içeriye girmek üzereyken kapıda iki derviş onu karşılar ve:
"-Ey Molla, Şeyh Hazretleri dergâhında sizi bekliyor" diyerek buyur ederler. Oysa Arap Molla dergâha geleceğini hiç kimseye söylememiştir. Üstelik bu dervişlerle daha önce hiç karşılaşmamıştı. Büyük bir şaşkınlık içerisinde, dayanamayıp sorar:
"-Ey canlar! Bir yanlışlık olmasın, siz kimi karşılarsınız? Ben ziyaret edeceğimi kimseye bildirmemiştim." Dervişler, tatlı tatlı gülümseyerek sorarlar:
"-Sen, Mısır'dan gelen Arap Molla değil misin?" Molla, daha büyük bir şaşkınlıkla:
"Evet" diyebilir, güçlükle. Dervişlerin uyasıyla dergâhtan içeriye girerek kendisini beklemekte olan Şeyh Hazretlerinin huzuruna varır.
Yiğitbaşı Hz., birkaç talebesiyle sohbet etmekte, onlara Müslümanlarda bulunması gereken güzel ahlâktan bahsetmektedir. Arap Molla'nın oturmasından sonra, kaldığı yerden sözlerine devam eder:
"-İşte böyle, dostlarım! Kibirden sakınınız! Peygamber Efendiniz (s.a.v), kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimsenin cennete giremeyeceğini bildirmiştir. Kibir, Allah'ın kullarına hakaret, aşağılama maksadı ile bakmaktır; kendini herkesten üstün görmektir. Ebû Hâşim Sûfî Hz. , "dağı iğneyle kazıp yerinden yok etmek, kalpten kibri söküp atmaktan daha kolaydır" Buyurmuştur.
Bunca nasihate rağmen Arap Molla'nın hâlâ kibir dağlarının zirvesindeki nefsi, Marmaravî Hz. ile yarışmak ister. Onun bir ara duraklamasını fırsat bilerek gururlu bir edâ ile ve kelimelerin üzerine basa basa:
"-Ey şeyh! Sizin erbainizi, kırk gün çile çıkarmanız, nefsinizi yola getirmekteki maharetinizi anlata anlata bitiremediler. Birlikte erbaine girsek, ne dersiniz?" diye sorar. Ahmed Şemseddin Hz., tebessüm ederek:
"-Hay, hay... Biz misafirimizi hiç kırar mıyız?" buyurur. Arap Molla:
"-Ancak benim bir şartım var: Yemek, içmek serbest; fakat dışarıya çıkmak ve ihtiyacınızı karşılamak yasak olacaktır" der. Şeyh hazretleri:
"-Kabul, her şartınızı kabul ediyorum buyurur.
Birlikte tekkedeki bir hücreye girerler. Yiğitbaşı Veli Hz., talebelerinden , kendisine kuzu dolması getirilmesini ve misafirlerine de ne isterse ikram edilmesini ister. Arap Molla, sadece birkaç zeytin tanesiyle yetinir. Şeyh Efendi'nin kuzu dolmasını afiyetle yiyişini seyrediyor, "biraz sonra dayanamayıp dışarıya çıkar" diye içinden geçiriyor ve kıs kıs gülüyordu. Ancak zamanın su gibi akıp gitmesine, Şeyh Hazretlerinin uzun enfes ve leziz yiyecekleri birbiri ardınca bitirmesine rağmen, Molla'nın beklediği an bir türlü gelmek bilmiyordu. Bir, iki, üç ve nihayet dördüncü gün o nefis yiyecekleri yiyen sanki Şeyh Hazretleri değil de kendisiymiş gibi, ihtiyaç gidermek için kendini dışarıya atar. İhtiyacını giderdikten sonra kendini bekleyen dervişlere
"-Yahu! Ben iki üç zeytin tanesiyle dayanamadım. Bu zat, bunca yemeği nasıl yiyor ve nasıl duruyor?" diye söylenir. Dervişlerin cevabı hazırdır:
"-Bu, mollalıkla Şeyhlik arasında ki farktır!" Arap Molla, nihayet hatasını anlamıştır. Derhal Yiğitbaşı Hz.' nin dizlerine kapanıp ellerine sarılır ve affını talep eder:
"-Ey zamanın Yusuf'u! Sen Mısır'a Sultan olmuşsun. Bu günahkârı da bendelerin arasına kabul buyur!" der. Tevbe ve istiğfar ettikten sonra talebeliğe kabul edilen Arap Molla, zamanla Ahmed Şemseddin-i Marmaravî Hz.'nin en büyük halifelerinden biri olur.
6.Halvetiyye'nin Orta Kolu:
Ahmediyye

Halvetiyye tarikatında, en çok şubesi bulunan ve "orta kol" olarak bilinen "Ahmediyye" 'nin kurucusu Ahmed Şemseddin-i Marmaravî' nin silsilesi; Alâeddin Uşşâki (ö.890/1485), İbrahim Taceddin Kayseri (ö.1478) , Pir Muhammed Bahaeddin Erzincani (ö.869/1464) yoluyla Seyyid Yahya Şirvani' ye (ö.868/1463) ulaşır.
Ahmediyye şubesinin Halvetiyye içinde ki önemli farkı, sülûk için esmâ-i seb' ayı tamamladıktan sonra 5 ismin daha eklenerek Allah'ın toplam 12 isminin zikredilmesinin gerekli görülmüş olmasıdır.
"Hamse-i zaide" denilen ve Vehhâb, Fettah, Vahid, Ahad ve Samed' den müteşekkil bu 5 isim "furû", esma-i seb'a (La ilahe illallah, Allah, Hü, Hak, Hayy, Kayyûm, Kahhar) ise "usûl" mesabesindedir.
Ahmediyye' nin kolları ve kurucuları, vefat yerleri ile birlikte şu şekildedir:
1- SİNÂNİYYE: İbrâhim Ümmî Sinân (975/1568), İstanbul.
a) Musluhiyye: Muslihudin Mustafa (1099/1688) Tekirdağ[?]
b) Zühriyye: Ahmed Zührî ( 1157/1744), Selânik
2- UŞŞÂKIYYE: Hasan Hüsâmeddin Uşşâki (1001/1593), İstanbul
a) Câhidiyye: Ahmed câhidi (1069/1659), Çanakkale
b) Cemâliyye-i Sâniye: Mehmed Cemâleddin (1164/1751), İstanbul
c) Salâhiyye: Abdullâh Selâhaddin Uşşâki (1197/1783), İstanbul
3- RAMAZÂNİYYE: Mahfî Ramazan Efendi (1025/1616), İstanbul
a) Buhûriyye: Mehmed Buhûrî (1039/1630), Edirne[?]
b) Cihangîriyye: Hasan Burhaneddin Cihangîrî (1073/1663), İstanbul
c) Cerrâhiyye: Nûreddin Cerâhî (1133/1721), İstanbul
d) Raûfiyye: Ahmed Raûfî (1170/1757), İstanbul
e) Hayâtiyye: Mehmed Hayâtî (1180/1767), Ohri
4- MISRIYYE: Muhammed Niyâzî-i Mısrî (1105/1694), Limni
Yiğitbaşı Hz.'nin müridlerinden biri, bir gün sitemkâr bir şekilde tekkedeki müridlerin azlığından şikâyette bulunur. Yiğitbaşı, bunun üzerine mahalle çocuklarının öldürdüğü bir kargayı onların elinden alır; parmağını mübarek ağzında ıslattıktan sonra karganın kopmuş kafasını yapıştırır. Karga canlanıp dirilerek uçmaya başlar. Bu kerâmeti sayesinde Marmaravî Hz.'nin ünü dört bir yana ulaşır ve Manisalılar Tekkeyi hınca hınç doldurmaya başlarlar. Bir gün Yiğitbaşı Hz. , akşam namazında altına sipsi koyar. Sipsi, secdeden kalkarken yellenir gibi bir ses çıkarır. Sesi duyan müridler , Şeyh Efendi'nin yellendiğini sanıp tekkeyi terkederler ve dağılıp giderler. Yiğitbaşı Veli bunun üzerine şöyle buyurur:
"-Karga ile gelen, yellenme ile dağılır gider."

7.Kalanlara Selâm Olsun

Yiğitbaşı Velî Ahmed Şemseddîn-i Marmaravî, hicrî 910 (miladi 1505) yılının sonlarına doğru 71 yaşında vefat etmiştir. Tasavvufi irşad faaliyetlerini tekkesinde yürüten Ahmed Şemseddîn-i Marmarav î vefatından sonra Manisa'nın o zamanlar Seyyid Hoca mahallesi, bugünkü adıylaise Adakale mahallesi olarak anılan yerdeki tekkesinin bahçesine defnolunmuştur. Sultan câmiinin kıblesinde bulunan Saruhan Bey türbesinin güneyinde kırkayak yokuşunu çıkınca Yiğitbaşı Velî' nin tekke ve türbesine ulaşır.
Yiğitbaşı Velî Hz. âhirete intikâl ettiği gün, dille anlatılması mümkün olmayan olağanüstü olaylar yaşanır: Meselâ, Manisa'da saray önündeki koca kavak yıkılır; nice ağaçlar köküyle birlikte devrilir, nice kişiler binmekte oldukları attan yere düşerler. Şehir halkı büyük bir dehşete kapılır. Sanki kıyâmetten bir alâmet yaşanır.
1950'li yıllarda tamamen yıkıldığı anlaşılan tekkeden günümüze sâdece mescidinin mihrâbı ulaşabilmiştir. 1982 yılında tekke arasına orijinal mihrap korunmak suretiyle sekizgen planlı küçük bir mescid inşâ edilmiştir. Vasiyet ettiği üzere Marmaravî Hz.'nin mezarının üstü açık bırakılmıştır. Etrâfı duvarlarla çevrilerek içten yeşil fayansla süslenen türbe günümüzde pek çok kimse tarafından ziyaret edilmektedir.
Yunan işgali sırasında, bugünkü türbesinin bulunduğu yer tahrip edilir. Daha sonraki zamanlarda burayı bir zât alır ve ahır yapar. Belli bir süre sonra Yiğitbaşı Velî Hz., sâlih bir zâtın rüyasına girerek onun burayı satın almasını ister. O zât da bu rüyâ üzerine burayı satın alır.
                   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *   *
Türbenin bakım ve onarım çalışmaları sırasında, görevliler Yiğitbaşı Hz.'nin kabr-i şerifinin üzerini örtmek isterler. Ancak bütün girişimleri sonuçsuz kalır, bir türlü bunu başaramazlar. Şeyh Hazretlerinin kabri üzerine Allah tarafından sürekli nur yağdırıldığına ve bu yüzden de Yiğitbaşı Velî Hz.'nin kabrinin üzerinin kapatılmasına izin vermediğine inanılır.

 
5636 Kere Okundu

EMİN MOBİLYA DEKORASYON
DETAY
BAŞKAYA KERESTECİLİK
DETAY
FOTO FATİH
DETAY
NİL TARIM
DETAY
ELMALI BEYAZ FIRIN
DETAY
ODUNCU ADİL
DETAY
ALBAYLAR ELEKTRİK - BOBİNAJ
DETAY
BOZDEMİRLER TİC. OTO LASTİK VE EMLAK
DETAY
İZ MOBİLYA
DETAY
ÖZMİLLER OTO TAMİR - ELEKTRİK
DETAY
2010 - 2013 © batiakdeniz.com Tüm Hakları Saklıdır. Hiç bir bilgi ve resim kaynak gösterilmeden kopyalanamaz. yazılım : webustasi.com